Âşık Mahzuni Şerif’in dediği gibi, “İşte gidiyorum” deyip gitmek sanıldığı kadar kolay mı? Neden doğduğu ve doyduğu yerde kalmaz da yollara düşer insan? Kimi zaman gördüğü zulümden, öldürülmekten, korku içinde yaşamaktan kaçar; kimi zaman istenmediği ve gitmek zorunda kaldığı için yerinden yurdundan ayrılmak zorunda kalır. Hem yalnız bir ülkeden başka ülkeye; bir kentten, bir köyden başka yere göç etmez ki insan! Kimi zaman yıpranmış birlikteliklerden, eski aşklardan, kimi zaman kendisinden kaçar. Her gidiş dengeleri yok eder, kırılıp dökülenleri ayırıp yaşamı yeniden kurmayı gerektirir; geride yeniden kurulabilecek bir yaşam kalmışsa eğer... Usta yazar Feyza Hepçilingirler’in kaleminden gerçek olaylara, yaşanmış acılara, farklı dünyalara yapılacak hüzünlü bir yolculuk… “Aras durgun. Uslu uslu akıyor, bir oyun etmeyecekmiş gibi görünüyor, uysal. Samira’yı önden yürütüyor Samed....
Türkçe konuşuyoruz ama Türkçeyi konuşmuyoruz. Türkiye’yi anlamını bilmediğimiz, nasıl okunacağını kestiremediğimiz tabelalarla doldurduk. Kendi ürettiklerimizin bize yabancı adlarla satılmasını yadırgamaz olduk. Kimimiz Türkçeyi İngilizce sözcüklerin dolgu maddesi olarak kullanıyor; kimimiz kullanımdan düşmüş eski sözcüklerle bir türlü vedalaşamıyor. Türkçeyi yoksul bulan, bundan kendisinin de sorumlu olduğunu aklına bile getirmiyor. Dilimizin güzelliklerinin, inceliklerinin, kolaylığının farkında bile değiliz. Dilimizi, Türkçe olduğu için, yalnızca bunun için sevmeyi başaramadık. Türkçe konuşmak yetmez. Türkçenin durumunu, geleceğini konuşmalı; bunu düşünmeliyiz. Dil, kimliktir çünkü. Kendimizi ve çocuklarımızı kimliksiz bırakmayalım.